Atıl Sorular

Kaç tonu var rengimizin keşfedilmeyi bekleyen?

Kaç rüzgar esecek ıssız vadimizden?

Kaç gülüş çiçek açacak dudaklarımızda?

Kaç hüzün yağacak ellerimizden?

Kaç kaçış kendini ele verecek?

Kaç koku kalacak güllerin teninde koparıldığında dalından?

Kaç bilge anlatacak bize gördüklerimizin serap olduğunu?

Kaç sokak bağrına basacak  adımlarımızın anlamını?

Kaç yıldız parlayacak saçlarımızda?

Kaç güneş doğacak gözlerimizde?

Kaç şarkıyı kıskandıracak kalbimiz aşık olduğunda?

Kaç kuş mırıldanacak sırrımızı seher vaktinde?

Kaç zaman duracak antika saatlerde öyle çekingen?

Kaç yelkovan kalacak akrebin kıskacında?

Kaç umuda bulanacak hayalimiz,

Parmak uçlarında yürürken dizelerinde bir şiirin?

Kaç şifre çözecek kendini, gecenin esrarlı kollarından?

Hangi gizli el örtüsünü açacak bu dingin sessizliğin?

Göz gözü görmüyorken dünya telaşından

Kim açacak ışıklarını efsunlu odanın?

Yabancı

Gökyüzünden elbise giymişti.

Dünyanın her yerinden derdiği çiçekleri heceliyordu elleri.

Gözlerindeki nağmeler belli belirsiz işitiliyordu.

En çok da tezenesi kırılmış bağlamalar anlıyordu dilinden.

Demlenmiş çaya nazlanan bardaklar çok çekmişti elinden.

Kırılıyordu bardak ince belinden, iki kelamdan evvel.

Rüzgâr yorulmuştu o meçhul sevda masalını anlatmaktan.

Yıldızlar üşüyordu, karanlık örtüyordu doğacak ağrıların üzerini.

Silinmeyen buğulu aynaların anlattığı hikâyeydi sesi,

birbirini kovalayan günlerin oturup dinleyemediği…

Yetim ve mağrur ilhamların mihmandarı gönlünde

bestelenen türkülerin halinden anlayan hiçbir nota yoktu.

Dört mevsime de yabancıydı baktığı takvim.

Yağmuru esiyor, dağları dalgalanıyor, rüzgârı mıh gibi çakılıyordu olduğu yere.

Gözleri dokunuyor, kirpikleri susuyor, bakışları öpüyor, saçları koşuyor,

konuşuyordu ruhu; elleri iplik iplik ağlıyordu kavradığında bir kalemi nazenin yerinden.

Ölüyordu sessiz sedasız gösterişsiz bir cümlede.

Gömülüyordu  sade bir törenle parçalanmış uzuvları merhametli bir şiirin bağrına.

 

Yan Gönlüm

Coğrafyayı yenen bir bağ

Dili yok muhabbetin

Lezzet nakşolunur

Acıyla eşelenmiş zamanın gövdesine

Anılar gömülür en derine

Bu kuyuya gömülenler

Dirilir her aşk arefesinde

Toprak galip gelir ateşe

Yangını söndüren yegane ateşe atılmadan

Olunmuyormuş toprak bile.

Düşmek gerekmiş yürümek için

Ve aşk için de evvela.

Akıl önce ölse kalpten, zarar değil.

Ziyan, yüreksiz hakikatlerde.

Kaç kuyuya düşecek yolumuz

Bir rüya için?

Aslolan gözyaşı mıydı, gözden geçmek miydi?

Varmak için Yusuf’a

Tanımak için Yusuf’u kokusundan,

Yakup olmak gerekirdi.

Maşuğu Züleyha’nın zannedip

Göremedik aşığı ardından

Şu hakikat perdesinin.

Kan doldurdular ibriklerine Müslümanın

Alsın diye aşkı oluk oluk abdest niyetine.

Bilsin diye yanmak pahasına vuslatı.

Bilsin diye serap ile hakikat arasındaki farkı.

Düşecekti payımıza acılar

Her coğrafyadan.

Son uyanışımızda

Çıkmış bulalım diye kendimizi o kuyudan.

 

Hulâsa-i Kelâm

Yirmi altı yıllık bir kırgınlıktır yaşadığım
Yatağını bulamamış bir ırmak gibi
Coşkun, deli dolu; fakat mahzun.
Şahdamarından ve gözyaşından ala hemdert yok
Doğmak gibi sancılı,
Aynaların aksettirdiği.
Sağanak gibi ansızın,
Gözlerin mihmandar olduğu.
Yüreğin yükü mani değil tebessüme
Mütekebbir serzeniş ihanettir emanete
Hüzünle kanar muhabbete çorak gönüller
Hüzün, Hira dinginliğidir
“La tahzen!”e muhatap sıddıklar
Örümcek ağının gebe olduğu mucizeye kulak kesilir
Ardı sıra gelen adımların
Evhamların boyunduruğu altına girmez.
Göğü yaran koşuşların
Peşi sıra gitmek istemidir bu
Değil yalnızlık, bu değil.
Her kırgınlıkta bir parçamız kalır dünyada
Parçalarımız yetimdir mütemadiyen
Gitmek varsa kıyısında düşlerin.

Gece Duası

Derilmeyen nice çiçek

Bu bahçede değil, yangında.

Göçen kuşların ardında,

Âb-ı hayatı ölüm içecek.

 

Yalnızlık pek vefalı

Kadere ise keder refik.

Devrik sızıların dizildiği

Gecenin koynu pek müşfik.

Çıkarların alınıp satıldığı dünyada,

Aşkın boynu hep bükük.

 

Yalnız, gözyaşı söndürür

Bu tapınağın alevini.

Yer, yüzünü göğe döndürür,

Çöldeki çiçek unutur evini.

 

Hakikat fethedilir,

Kalbin kuşatıldığı avuçlarda.

Umut beş vakit inşa edilir

Etrafı zikirle çevrili burçlarda.

 

Çölde Kuş Sesleri

imagesUY0SUAD4

 

 

 

 

 

 

 

 

Gözümde kumlar şahlanır,

Atım tökezler düşer biçâre

Giderken dolu dizgin düşman üstüne.

Bir perde temkinli aklıma

Nice cennet bahçesi

Sâki ellerin.

Arınıp ruhum nazar-ı aşkla

Kâf’a vasıl olur mu?

Sesin tuyûrname,

Gönlüm iz sürücü,

Hüdhüd’ün kanatlarında hüsn-ü niyet.

Yol seçer yolcusunu,

Bıraksa bile ortasında,

Devam, yola devam…

Yol; dâvâm,

Yol, derman.

 

Haybeye yaşamak bize göre değil.

Bizi bekleyen ardında şu çölün,

Serap değil O, Anka.

İşte! Mesafesiz diyarlardan,

Zamansız bir dünyadan,

Nağmeleri geliyor vuslatın.

Yol; rehber,

Yol;  yük,

Yol; bir el,

Örtüsünü açan terk-i diyarın.

Yol; ayna,

Pasını attığımız ilk vadilerin.

Aynada yüzümüz belirginleşiyor,

Adımlarımız sıklaştıkça.

Adımlarımız sağlam olmalı,

Pak bir veçheyi temaşa için.

Ey Süleyman’ın elçisi!

Savur kanatlarını,

Nur ve zulmet perdelerinin ardındaki aşkı anlat.

Yol uzun, menzil ırak

Gülden, âb-ı hayattan;

Sudan, defineden

Hatta Yusuf’tan bile geçmeden

Varılır mı maksud-u menzile?

Peki, yanıp yanıp dirilmek

Yetiyor mu ermeye saf şuura?

İnmedikçe yerin dibine nefs

Göremiyor göğün şenliğini ruh.

Terk etmek evvel emir, kemâlât için

Talebi, aşkı,marifeti,istiğnayı…

Âh, hep uzak bana yolun sonu.

Sıradan yaşamın rutinlerinde

Hapsolmuş ürkek ruh.

Güruh, bir dar geçit

Gözü pek değil arayışın,

Suret ile yaftalar,

Hep önünde gidiyor niyetimizin.

Kendi sesimi duyuyorum seslendiğim şu dağdan,

Değiştirmedikçe sesimi,

Duyamıyorum nağmelerini Hüdhüd’ün.

Dilini öğretmiyor bana Süleyman kuşların.

Anın hakikati çarpsın beni!

Hakikat, en derinden.

Değişen noktaların birleşip

Bütün kıldığı o hakikat!

Geçmek için aşktan,

Geçirmek gerekiyor baştan.

Ol vakit, aşk zamanı!

Ta ki varasın Kaf’a.

d1b

Rüya Yolcusu

Bir rüyanın peşine düşmeden

Kavrayamadım kalbimi umutla.

Daha ne kadar kanatırdım yaralarımı?

Bir yolunu buldum hep.

Yufka yürekli kuramlara bel bağlamadan

Ağladım.

Anladım,

Filozofların sündürdüğü kelimeleri.

Şehrin midesini gördüm tenha sokaklarında.

Bir kafiye ile hemdert olamadım

Kimsesiz çocukların yalnızlık şiirlerine.

Coşkulu bir sessizlik kondu hep dilimin ucuna

Diyemediğim ne varsa, gözlerime sığındı.

Köşe bucak saklanan mutluluğun ardına düşmedim

Sahici bir tebessüm ile idare ettim fakat.

Şükrü bilmek, kaldı bana miras olarak babamdan.

Annemin merhametine doyamadım bir türlü.

 

Kalbimin yası, gözümün yaşı dinmeden

Ve bilmeden varacağım menzili

Suret ile ruh el ele vermeden

Şiirden medet ummadım

Lakin eşeledim toprağını düşlerin.

Kalbim; sızladığını, salıverdi dudaklarıma

Açıverdi beş vakit dilimde çiçekler

Bildim; bütün baharların yekpare başlangıcını, seccademde.

 

Arafat’ta sezdiğim o vuslatı bekledim.

Güvercinler salıverdim gönül kafesimden

Bilmediğim diyarlara.

Gökyüzünü bilmeyen uçurtmaların,

Güftesi nağmesine mağlup  bir şarkının,

Geceye rengini veremeyen yıldızın,

Kentin gürültüsüne bulanan sessizliğin

Çürümeye duran güzün solgun yüzünün

Acısı da eklenmişti alnıma.

 

Yine de akmadı hüznüm

Satırların avucuna.

Çok oldu sarılmayalı

Bir şiirin kollarına.

 

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul Yaşanır

Güneş ufku zorladığında kuşlar telaşlanır,

Milyonlarca adım aynı anda hızlanır,

Boğazın eşsiz güzelliğinde iki kıta  nazlanır,

Kalplere İstanbul, her gün yeniden kazınır.

 

Kucağında nice sevdalar taşır

Mecnun Leyla’sına o’nda varır

Gecesi günaha, gündüzü tövbeye hazır

Duygular onda coşkuyla yaşanır.

 

İlham olur, şair yüreğinde barınır

Şiir olur, dillere dolanır

Müjdelenen fetihle şahlanır

Beldeler incisi minarelerle taçlanır.

 

Tarihi bugüne  sevdayla yaslanır

Tenha sokakları gözyaşıyla ıslanır

Sâkini bu şehrin, aşkla yaşlanır

İstanbul  bir rüya gibi yaşanır.